28 Şubat 2013 Perşembe

Renklerin Su Üstündeki Dansı... Ebru Yapıyorum...

Ebru su ve renklerin dansı... Ebru bir terapi... Ebru çok nadide bir sanat dalı... Bence ebru izlemesi icra etmekten daha fazla keyif veren adeta bir meditasyon... Çocukluğumdan beri ebruzenleri izlemeyi çok sevmişimdir. İlk defa geçen yıl denemiştim. Bu yıl da ilk fırsatta okuldaki ebru kulübüne damladım. Öğrenciler bitirdikten sonra hocamın yardımıyla birşeyler yapmaya çalıştım.  Burada ebru tekniklerinden battalı öğreniyorum :P Bu arada sevgili ebru hocam yetenekli olduğu kadar da güzeldir. : )

 
İzlerken kolay gibi duruyor ama yapması gerçekten zor. Hocamın yardımlarını görüyorsunuz. Battal yaparken sağ elinizle azıcık boyaya batırdığınız fırçayı tutuyorsunuz. Sol elinizin işaret parmağının yan tarafına hafif hafif fırçayı dokunduruyorsunuz. Üstünüze sıçratmamaya dikkat edin, boya lekeleri çıkmıyor. Aslında önlük giymek lazım ama işte biz süsümüzden taviz vermiyoruz. : ) Şaka tabii, önlüğüm yok ondan :)

Benim İçin 28 Şubat...

28 Şubat bazılarına göre hükümet, ordu ve bürokrasi üçgeninde yaşanan bir süreç…
28 Şubat kimilerince Sincan'da tankların yürümesi sadece...
28 Şubat pek çoğuna göre postmodern bir darbe...

Benim için 28 Şubat;

Başrollerini Necmettin Erbakan, Bülent Ecevit,  Kemal Alemdaroğlu, Nazlı Ilıcak, Merve Kavakçı ve Nur Serter’in paylaştığı; bizim de figüran olarak rol aldığımız uzun metrajlı bir dram filmi demek…

26 Şubat 2013 Salı

Güzel Kadın Nil Erkoçlar Artık Yok!

İlk defa Emret Komutanım dizisiyle tanıdık Nil Erkoçlar’ı… Hemcinslerine göre çok güzel bir kızdı ve ben şahsen çok beğenirdim. Dün okuduğum bir röportajla tüylerim diken diken oldu. Nil Erkoçlar'ın cinsiyet değiştirerek, hormon tedavisi ve bir dizi ameliyat sonucunda erkek olarak yaşamına devam edeceğini okudum. Adını da değiştirerek Rüzgar Erkoçlar koymuş. Buna sebep olarak; insanoğlunun herşeyi tutsak etmesini, yalnızca rüzgarın özgürlüğünü engelleyememesini, rüzgarın esip geçmesi olarak gösteriyor.


Bu toplum erkek dünyaya gelip daha sonra cinsiyet değiştirerek kadın olmayı tercih eden onlarca insan gördü. Bunları kabullendi. Hatta bazılarının hayranları bile var. Bülent Ersoy gibi... Ama böylesiyle ilk defa karşılaşıyordu. Hayatımda aldığım dersler zamanla bana hiçbir zaman hiçbir konuda önyargıda bulunmamayı, kimseyi peşinen yargılamamak lazım geldiğini öğretti. O yüzden Nil Erkoçlar’la yapılan röportajı ilk okuduğumda biraz empati yaptım. Yaşadıkları gerçekten çok zordu. 26 yıllık kadın hayatından keskin bir dönüşle erkek olmaya karar vermek insan psikolojisini derinden etkileyecekti ve bu gerçekten çok zor bir karar olmalıydı. Üstelik ünlü biri… Ailesi, akrabaları, arkadaşları ve tüm Türkiye… Kim hayatını alt üst etmek ister ki? Hakikaten pek çok şeyi göze alması gerekiyordu ve bunca şeyi göze alabildiğine göre durum düşünülenden ciddiydi. Benimse bütün yorumum bundan ibaretti.

25 Şubat 2013 Pazartesi

Komşuluk ve Ev Sahipleri Üzerine

Tam 8,5 yıldır evliyiz. Hâlihazırda oturduğumuz 4. evimize taşınalı 2 ay kadar oldu. Evet 8,5 yılda 4 ev değiştirdik. Annemlerle yakın oturduğumuz ilk evimizde giriş kat, altı boş ve buz gibi olduğu halde 4,5 yıl oturmak zorunda kaldık. Onlar başka bir semtten ev alıp taşınınca hemen 1 ay sonra annemlere yakın yeni, güzel bir ev bulduk ama ev sahibi 2 yıllığına kiralayabileceğimizi söyledi. Evi çok beğendiğimiz için kabul ettik ve verdiğimiz söze binaen 2 yıl sonra o evden de çıkmak zorunda kaldık. Eşimin işyerine de uzaktı zaten, ona yakın bir yerden berbat bir ev tuttuk. Ev gerçekten kötüydü ama her yere yakındı, çok merkeziydi. Ev sahibimiz de evinin özelliklerini taşıyordu. Üstelik tanıdık olmasına rağmen kazık yedik demek istemiyorum ama öyle bir şey oldu. Anlatıyım buna siz karar verin. Evin mutfak dolabı üstüme yıkılacak kadar kötüydü. Evi tutarken yaptıracağına söz verdiği halde 2 yıl sonra ancak yaptırdı. Yani ben 2 yıl o dolapları öyle korka korka kullandım. 10 gün yapımı sürdü. Lavabo yok, ocak yok, tezgah yok, dolaplar yok. Bütün tabak, çanak salonda… Bulaşık yıkayamıyorsun, yemek yapamıyorsun… 10 gün boyunca dışarıdan hazır şeyler yiyorsun. Tezgâh, duvarlar kırılıyor. Her yer toz, kireç… Bildiğiniz evin içinde inşaat… Nasıl olsa uzun süre oturacağız, çektiğimiz bu çileye değer diye hepsini sineye çekiyordum. Ta ki daha mutfak yapıldıktan 3 ay sonra pişkin pişkin evi satışa çıkardık, düşünürseniz size satalım diyene kadar : ) Beynimden vurulmuşa döndüm. İnsan insana bunu yapar mı diye günlerce düşündüm. Kasım aylarının son günleriydi sanırım… Ankara’nın en soğuk zamanları… Kışın ortası yani… Tamam, bana çık demiyor ama demese ne olacak ki? Bir defa evi almak isteyenler durmadan eve girip çıkacak. Evi alacakları için dip köşe her yerine bakacak. Diyelim ki buna katlandım. Ya evi alan kişi ben oturacağım, çıkın derse, kışın ortasında acele acele istediğim evi nereden bulurum. Bu yüzden evin satışa çıktığını öğrenir öğrenmez yeni bir kiralık ev aramaya başladık. Ama benim ev sahibime kırgınlığım ve kızgınlığım geçecek gibi değildi.

23 Şubat 2013 Cumartesi

Ev Dekorasyonunda Klasik Stil mi Dediniz?

Uzun zamandır eksik fotoğraflar yüzünden beklettim Çağlayan Abim ve Turcihan Ablamların evini... İsimlerin fazlasıyla ilginç olduğunu biliyorum evet : ) Elimdeki fotoğrafları da kaybetme korkusundan artık eksik de olsa bu postu yazma zamanı gelmişti. Geçenlerde yeni aldıkları eve misafirliğe gittik. Ev görmeye gelen misafirlerin hiçbir yorum yapmadan gittiklerini söylediklerinde çok şaşırdım. Tamam ev bir uzay üssü gibi değildi, Topkapı Sarayı'na da benzemiyordu ama insan nasıl yorum yapmaz. Evlerini dekore ederken çok gezmişler, çok düşünmüşler, çok para harcamışlar, yani çok emek vermişler. Bu postla hem onların emeklerini boşa çıkarmayacağım hem de yeni evlenecek, eşyalarını değiştirecek  ve klasik mobilya sevenlere fikir vermiş olacağım inşallah. Evlerinin her köşesini fotoğraflamama izin verdikleri için teşekkür ediyorum. Birbirinden güzel bir sürü fotoğraf görmeye hazır mısınız? En başa kendimi koymuşum farkında olmadan : )

Yeni Nesil Oyuncaklar Beni İsyan Noktasına Getirdi

“Çocuğun mu var derdin var” cümlesini ben en çok Erdem’e oyuncak alırken kullanıyorum. Hem de öyle bir söylüyorum ki içimin en derinlerinden hissede hissede. Aslında derdim çocuk değil, onu bana verdiği için Rabb’ime binlerce defa şükürler olsun. Derdim yeni nesil oyuncaklar… Avuç içini doldurmayacak kadar küçük, hangi amaca hizmet ettiği ve ne işe yaradığı belli olmayan, sadece popüler olduğu için tomarla paralar verilerek alınan oyuncaklar... 

ÇÖPS

Biz bu dertle anaokulundayken tanıştık.  O zamana kadar hiçbir sıkıntımız yoktu. Alırdım bir araba bir de lego seti tamam. Oynar dururdu. Anaokuluna başladığında arkadaşlarından göre göre duya duya bu derdi başıma musallat etti. Almasan olmuyor, mahsun mahsun kedinin ciğere baktığı gibi arkadaşlarının oyuncaklarına bakıyor, hele “ Biraz da ben oynayabilir miyim?” diye sorduğunda vermezlerse benim yüreğim parçalara ayrılıyor. Gel de alma. Mümkün mü almamak? Çocuk ağlar, üzülür, günlerce sızlanır. O unutsa bile anne yüreği çocuğunun o sinir bozucu oyuncağa hayran hayran bakmasını unutamaz. Velhasıl adını bile duymadığın o oyuncağın nereden alındığı çocuğun ana babasından öğrenilir ve ne hikmetse ülkenin en pahalı oyuncak mağazalarında satılıyordur.

21 Şubat 2013 Perşembe

Erdem'in 6,5 Yaşının Getirdikleri ( Gülelim & Düşünelim )

Erdem: Potofoki ödevimi yapmam lazım anne.

Ben: Fotokopi oğlum.

Erdem: Tamam ben de topofoki diyorum zaten

Ben: Bebeğim fotokopi der misin lütfen?

Erdem: Fotopoki … Tofopoki … Pokotofi … Of ya bildiğimi de unuttum senin yüzünden anneee…

(Koptuğum an  :D:D)

Baba ve oğlun yazdan kalma bir fotoğrafı...

 

Bebeğimin çok hasta olup çok şurup içtiği günlerde ona o iğrenç şurupları içirdikten sonra ondan özür diledim. Çok bilmiş Erdem'in cevabı şöyle oldu;
"Senin suçun yok anne, benim iyileşmem için bu gerekliydi ama bu ateş düşürücüleri lolipop şeklinde yapsalar da emsek emsek ateşimiz düşse daha iyi olurdu dimiiii?"

20 Şubat 2013 Çarşamba

Aranıyor! Hayatımdaki Eksik Aranıyor!

Düşündüm de uyku saatlerim dışında her salisem dur durak bilmeden geçiyor. Bazen yorucu bazen rutine bağladığım bir iş hayatım var. Hemen hemen hiçbir konuda hemfikir olamadığım muhalefet bir eşim, 1. sınıfta ve çok konuşan cıvıl cıvıl bir oğlum var. Çok kitap okuyorum, sadece Sagopa da olsa müzik dinliyorum. Hepsini bir bir soldursam da çiçek yetiştirmeye çalışıyorum. Blog yazıyorum, sizi üç gün üst üste postsuz bırakmıyorum. : ) Alışveriş yapıyorum, geziyorum. E artık her Allah’ın günü spora da gidiyorum. Ama yok, yok arkadaş… Bunlar beni galiba tam anlamıyla tatmin etmiyor. Eksik bir şeyler, dolduramadığım bir boşluk var. Ama ne? Aklıma ilk gelenler;

  • Nikâh tazelemek : ) ( ve tabii düğünü de : ) )
  • İkinci çocuk : )
  • İngilizce kursuna gidip şu dili adamakıllı öğrenmek
  • Master yapmak
  • Umreye ya da Hacca gitmek ( Belki de uhrevi bir eksikliktir, kim bilir?)
Olanı biteni saydım. Sizce eksik olan ne? Mantıklı önerilerde bulunacağınızı umuyorum. Mutlaka aradan birkaç çatlak ses çıkıp “yemek yapmak, ev temizlemek bıdı bıdı bıdı” diyecektir ama onları da yapıyoruz herhalde. Bunları işten saymadığım için yazmadım :)

Dediğim gibi ben bulamadım. Hayatımdaki boşluğu dolduracak şeyi kimin bulup hayatımı kurtaracağını çok merak ediyorum. Bilen söylesin, depresyona girerim bak : (

Görüşürüz…


18 Şubat 2013 Pazartesi

İnanılmaz ama Gerçek; Spora Başlıyorum...

Hayatımda radikal bir karar alarak spor yapmaya başladım. Yıllardır bütün yaptığım spor sadece pikniklerde voleybol oynamak ve ip atlamaktan ibaretti. Pikniğe de 2-3 sene de bir gittiğim ve apartmana bile arabayla girmek isteyecek kadar yürümekten nefret eden biri olduğum düşünülürse bu benim için gerçekten radikal bir karar oldu. Geçtiğimiz Cumartesi evimizin yakınındaki B-Fit Spor Merkezi'ne görüşmeye gittim. Valla kilo sorunum olduğundan değil, Medium beden giyiyorum yanda görüyorsunuz : )) (Spora başlama nedenlerimi ve B-Fit Spor Merkezi'nin özelliklerini, memnuniyetlerimi ya da memnuniyetsizliklerimi başka bir postta paylaşacağım sizlerle.) Anlatılanları dinleyince hemen o gün üye olup başlamak istedim. Spor ayakkabı ve eşofmanla gelmeniz yeterli deyince benim spor yapmaya uygun bir spor ayakkabım ve eşofmanım olmadığını hatırladım. Ertesi gün hemen alışverişe çıktık. 

16 Şubat 2013 Cumartesi

Pişmanlığını Pişmaniyeyle Bastıran Ben : )

Evlilik yıldönümü, doğum günü, nişan yıldönümü, tanışma yıldönümü… Bunlardan hangisini unutursa unutsun eşime mutlaka kızar, kızmasam da trip atar, sonra pek tabi ki her Türk kadını gibi unutur giderim. Sevgililer Günü’nü ise hiç önemsemem. Hatta bu güne gerçekten karşıyım. Ömrünüze sığdırdığınız kadın ya da erkeği yalnızca bir günle hatırlamanın adaletsizliği… Örf, adet ve dini inançlarımız içindeki hacimsizliği… Kapitalist sistemin dalavereleri vs… Yapağı saçlarıyla sosyalizm sloganları atıp ayağına Converse, bacağına Levis giyen idealist genç, üç kişilik bir ailenin rahatça barınabileceği 2 oda 1 salon ev değerindeki dört tekerlekli Chevrolet Captiva’ya binen sakallı “İslamcı” ağabey ve muhafazakar ve kısmen dindar yaşamaya çalışan ben de dahil hepimizin bu sistemin birer parçası olduğumuz bir gerçek… Paranın hükümranlığının sürdüğü kapital ekonomik düzenin bizi içinde erittiğinin de hepimiz farkındayız. Cümlemiz fikren tepkili olsak da bu kuvvetli sistem karşısında direnemiyoruz. Şu an kendimi Üstad Necip Fazıl’ın İdeolocya Örgüsü’ne balıklama dalacakmışım gibi hissediyor ve konuyu dağıtmadan sadede geliyorum. 

  Pişmanlığıma ortak olan pişmaniye : ))


Dün gece Facebook’ta Sevgililer Günü pişmanlığımı şu cümlelerle ifade etmiştim. "Kendime sesleniyorum! Sen kalk, son bir haftadır Sevgililer Günü'ne karşıyım naraları at. Eşine gereksiz yere masraf yapma, gerek yok de. Verdiği çiçek siparişini öğrenir öğrenmez tantana koparıp iptal ettir. 14 Şubat akşamı Face'te bir bir paylaşılan kalpli pastaları görünce de için gitsin. Müstehak sana! Hayır madem çiçek alıyorsun niye gelmeden önce söylüyorsun ki? En azından onunla yetinirdim :( "

11 Şubat 2013 Pazartesi

Congresium Sevgililer Günü Hediyelik Eşya Fuarı

Bu hafta sonunu çok dolu geçirdik. Kendimi oradan oraya zıplayan bir çekirge gibi hissettim. Cumartesi akşamı uzak mı yakın mı olduğuna karar veremediğim bir akrabamızı ziyarete ve yeni evlerini görmeye gittik. Bir iki güne kadar klasik mobilya ve klasik dekorasyondan hoşlananlar için bu evin muhteşem fotoğraflarıyla detaylı bir post hazırlayacağım. Ondan önce 14 Şubat gelmeden işinize yaraması için Congresium Ankara'da düzenlenen Sevgililer Günü Hediyelik Eşya Fuarı'ndan söz etmek istedim. Evlilik yıldönümü, tanışma yıldönümü, nişan yıldönümü, kendi aramızda taktığımız yüzüğün yıldönümü gibi tonla yıldönümümüz olduğu için Sevgililer Günü'nü kutlamasak da Pazar günümüzün tamamını Congresium'da geçirdik. Hediyelik eşya fuarlarını gezmeye beni babam alıştırdı. Bekarken hepsine götürürdü, hiçbirini kaçırmazdık. Evlendikten sonra da fuar gezme adetim tek farkla aynen devam etti. Artık fuarlarda parayı babam değil eşim ve ben harcıyoruz. : ) Anılarımı boş verip hemen ayrıntılara geçiyorum : )

Yukarıdaki gördüğünüz kolyeler belki de en pahalı standda satılıyor. Bir tanesini beğendim 260 TL dedi ve ışık hızıyla buradan uzaklaştık. Afganlar ve Türkmenler satıyor. Gerçek yakut, safir vs olduğunu söylüyorlar ama ben buna tabii inanamıyorum : )

7 Şubat 2013 Perşembe

Her Şey Çingene Pembesi Yüzünden

Elalemin çantasında acaba neler var postlarını özlediğinizi biliyorum, bu yüzden hemen harekete geçtim ve ne zamandır çingene pembesi çantası gözüme çarpan sevgili mesai arkadaşlarımdan Pınar Hanım'ın ( desem de onun mesaisi benden tam 1 saat 50 dakika önce bitiyor : ))) çingene pembesi çantasının içini merak ediyordum. Pınar Hoca da İngilizce öğretmeni. İki seferdir İngilizce öğretmenlerinin çantasını karıştırıyor olmam akıllara başka şeyler getirmesin, tamamen tatlı bir tevafuk. : )

Bu hafta sömestr tatili olmasına rağmen Pınar Hanım genel müdürle görüşmek üzere randevulaşıp okula gelme gafletinde bulunmuş. Genel müdürün iş yoğunluğu nedeniyle bu randevu gerçekleşemedi. Ben de öyle üzüldüm, öyle üzüldüm ki gel hocam fırsat bu fırsat senin şu çantayı bi açıver hele dedim. Hiç ikiletmedi. Dur şunu da alayım, bunu da çıkarayım demeden bir bir çıkardı içindekileri.

6 Şubat 2013 Çarşamba

Canım, sen niye gelmedin?



“Canım, sen niye gelmedin?” Böyle bir cümle sadece bir kişinin dudaklarından döküldüğünde canınız yanar. Bir et parçası dediğiniz kalbinizi, birisinin hamur gibi eline alıp oklavayla açtığını duyumsadığınızda çok acı çekersiniz. O hamur üçe, beşe katlandığında ve her katlamada bin defa daha hissettiğiniz azap kızgın fırında pişirildiğinde zirveye çıkar gibidir. Duymaya alıştığınız yumuşacık ses metrelerce öteden hızla atılıp saplanan bir oktur can damarınıza ve o an onun ayağının altındaki halı, soluduğu nefes, yediği yemek, yanağına düşmüş gözyaşı olmaktır dünyaya dair tek arzunuz. Bunların hayal olduğunu idrak ettiğinizde ise yere düşer düşmez eriyen kar tanesinin, göğe yükseldiğinde sonsuzlukta kaybolan toz bulutunun yerinde olmak ister, onların ne kadar da şanslı olduğunu düşünürsünüz. Size saliseler içinde bunun gibi sayısız duyguyu aynı anda yaşatabilecek tek şey, Allah’ın insana dünya nimetleri adına bahşettiği en güzel armağan olduğunu düşündüğüm, anne ve baba olma lütfuna mazhar olan herkesin tadıp bildiği evlat sevgisidir. 

Dün gece yarısından sonra saat iki civarında tehlike sireni gibi çalan telefon sesiyle uyandık.

5 Şubat 2013 Salı

Türkiye'yi de Etkisi Altına Alan "Kore Dalgası"

Son birkaç yıldır etrafta bir Kore sevgisi aldı başını gidiyor. Özellikle Gangnam Style o tuhaf dansıyla ortalığı kasıp kavurdu. Sadece Türkiye’de değil, Asya başta olmak üzere; film, dizi, müzik, kültür, eğlence ürünleriyle dünyanın her yerini saran “Kore Dalgası”na Koreliler “hallyu” adını veriyor. Konuyla ilgili Kore sevgisi manyaklık derecesine ulaşmış olan güzel, sevimli, tatlı güccük kuzen Zehra’yla sohbet ettik. Ben sordum, o da bayıla bayıla anlattı. Olayı kaynağından çözmeyi her zaman severim :p  ( Gülerdem Blog GB*-Kuzen Zehra KZ* şeklinde kısaltılmıştır. : ))))


4 Şubat 2013 Pazartesi

Tatil Dönüşü Yaşananlar...

Bugün Allah'ın izniyle işimin başına döndüm. Çok mu istiyordum, hayır tabii ki... Hala okul bomboş, soğuk ve sıkıcı... Allah'tan Gülsüm Hanım'ın doğum günüymüş de iç sıkıcı günümüz bu sayede biraz olsun renklendi. Revani tarifi verirken de söylemiştim; Gülsüm Hanım kurumumuzun paradan puldan sorumlu devlet bakanı... Maaş ödemelerinde her ne kadar bana "evin adamı canıııım" deyip en sona beni bıraksa da ben ve arkadaşlarım onun doğum gününü unutmadık. Böyle de insanın başına kakarım. : ) Bu muhasebecilerin hepsi mi gergin ve sinirli olur, anlamam ki; doğum günü sürprizini yapana kadar anamız ağladı. Hem bunu ille de yapmak istiyoruz hem de azar işitiriz diye çekiniyoruz. Yok böyle bir şey. Fotoğraftakileri sol baştan size tanıtıyım; en soldaki Gülerdem Blog'un en iyi takipçilerinden ve blogda nedense en çok adı geçen kişi Nihan, yanındaki mavi şal takmış, kendinden emin ve sanki kendi doğum günüymüş gibi pastanın önünde duran bayan bendeniz, benim yanımdaki mahçup tavırlarıyla dikkat çeken doğum günü çocuğu Gülsüm Hanım, onun yanındaki de Gülsüm Hanım'ın sağ ve sol kolu olma görevini başarıyla üstlenen Zuhal. Onca işin altından o minicik cüssesiyle kalkabilmesini kendisinin bir kısmını da yerin altında saklıyor olmasına bağlıyorum. Maşallah diyelim tabii...

3 Şubat 2013 Pazar

Çiğ Köfteyle Vişne Suyu Olur mu? Oldu...


Sayılı gün çabuk geçermiş. Nedense tatillerde zaman çok hızlı geçiyor. Sanki izinli olduğum zamanlar akrep ve yelkovan iki katı performansla çalışıyor gibi geliyor. Erdem bu akşam itibariyle yine anneannesinin yolunu tuttu. O iğrenç şurubunu da çantasına koydum. Dün yeni aldığımız pijamalarını da… O annemdeyken o kadar çok özlüyorum ki… Yüzü, sesi, pis kokulu elleri bile burnumda tütüyor. Bütün gün üçümüz tabancacılık oynadık. Oyuncak moyuncak ama ciddi ciddi can yakıyor. Giderken yeni Nerf’üyle çok mutluydu, anneden mi ayrılıyorum, kaç gün anneden uzak mı kalacağım, umrunda değildi paşanın. Yarın akşam o incecik sesiyle telefonda anneee ben seni çok özledim, aklıma sen geldin, seni düşündüm, ağladım demeyi bilir.  

Pucca'yla Hızlı Başlayıp Hızlı Biten Aşkımız

Pucca’yı duymayan var mı? Saçma bir soru oldu aslında, sanırım bu bayandan en son haberi olan kişi benim. Geçen gece internette dolaşırken Pucca’nın bloğuna rastladım. Gece yarısı bir kadının satırlarının içinde öylesine boğuldum ki gözlerimin sızısıyla sayfalarca okuduğumu fark ettim. İşten yorgun argın gelen eşim benim Pucca’yı okurken attığım kahkahaları hissetmiyordu bile. Gözlerimden yaşlar akıyordu hem gülmekten hem de çok okumaktan. Bilgisayar ışığı gözlerimi sızlattığı için hemen Pucca’ya twitterdan mesaj attım. Acilen blogtaki yazılarını kitap haline getirmesini yoksa gözlerimin bozulacağını söyledim. İki-üç dakika içinde cevap geldi: “3. Kitap çıktı” Önce bir afalladım. Kendi kendime ne oluyor, nasıl yani gibi sorular sorarken netten biraz araştırdım kiii kız blogtaki yazılarıyla çoktan meşhur olmuş. Okan Bayülgen’in programına konuk olmuş. Ayşe Arman’a röportaj bile vermiş. Twitterda yarım milyon takipçisi var, bir o kadar da bloğunda… Milliyet’te, Hürriyet’te köşe yazıları yazıyormuş. Kendi çapında dizüstü edebiyatı diye bir edebiyat türü oluşturmuş vs. Marilyn Monroe hayranı olduğunu tahmin ediyorum, zira her postunda aktristin fotoğraflarını görmek mümkün… Sanırım uzun zaman da bu fotoğrafların arkasına saklanmış, babası arkasında durunca da gerçek kimliğiyle gün yüzüne çıkmış. Anlayacağınız sosyal medyanın kraliçesi olmuş bu bayan. Bütün bunları öğrenince o attığım twit yüzünden kulaklarıma kadar kızardım. Bir yazara “kitap yaz” diye tavsiyede bulunmak beni gerçekten utandırdı. 

Kime Niyet, Kime Kısmet...

Akşam eve geldiğimde öyle yorgundum ki ayaklarımı hissetmiyordum. Tatilimin sondan bir önceki gününde ayaklarımı uzatıp miskin miskin evde yatmak varken iki gündür evde kapalı kaldım diye öğlen dışarı çıkma krizim tuttu. Aslında bugün bir arkadaşıma gidecektim ve onunla ilgili ikimizin bazı sırlarını da vereceğim özel bir post hazırlayacaktım ama büyük buluşmaya arkadaşımın önemli bir engeli çıktı, özetle gidemedik. Ben de aldım oğlumu, tatilinde hakkıyla eğlensin, mutlu olsun diye Ankamall'e götürdüm. Bu işin daha çok bana yarayacağını nereden bilebilirdim :) Her çocuklu ebeveyn gibi ilk durağımız Toyz Shop oldu. Anne kuş olarak yavru kuşumu pahalı oyuncakların önünden mıknatıs gibi çekerek daha makul fiyatlı olanları ona abarta abarta anlattım. Mağaza görevlisinden hiç duymadığım şeyleri istedi. Nerf diye bir silah varmış, küçüklüğünden beri Erdem'e hiç şiddet içeren oyuncaklar almadım : )) Ama bu silah gerçekten çok oyuncakımsı : )) Fiyatı en uygun olanını beğendirip ona ikinci karne hediyesi olarak bir adet Nerf aldım. İlki de baş belası Hot Wheels idi. Elim kadar bile değil, parmak kadar oyuncaklar dünyanın parası. Bu yeni nesil oyuncaklara karşı savaş açacağım, az kaldı : )


Sömestr tatili münasebetiyle çocuklar için eğlenceler düzenleniyormuş. Umduğumuzu bulamasak da Erdem eğlendi sayılır. Çocuk işte... Yollarda boy boy billboard reklamlarında Keloğlan Ankamall'de diyor ama ortada bir gösteri bile yoktu. Sadece dandik bir dekor var. Oyuncular da senin benim çocuğum :) 

1 Şubat 2013 Cuma

Sömestr Eğlencesi; Erdem'in Küçük Misafiri Ege

Sömestr başladığından beri Erdem anneannesinde kalıyordu. Ben izin alır almaz bebeğimi eve getirdim. Öğretmeninin verdiği 8 tatil kitabını ilk 3 gün içinde bitirmesini istemiştim ondan. O da sözünde durdu ve bitirdi şimdi ikinci turu dönüyoruz. :) Ben de ona bir sürpriz yapmak istedim ve en sevdiği arkadaşlarından Ege'yi bize çağırdım. Ne de olsa tatil ve eğlence benim kuzumun da hakkıydı : )))


Erdem kardeşi olmadığı için arkadaşlarını çok seviyor, Ege gelene kadar neredeyse dokuz doğurdu. Gelmelerine daha 15 dk varmış dediğimde 15 dakika geçmek bilmez diye ağlamaya başladı : ) Gelir gelmez de arabalar çıktı, oyun alanı anında kuruldu. Sanki daha önce yarım kalmış gibi bir anda oyuna konsantre oldular.

Barış Manço Moda 81300 İstanbul :(

Evimizin oturma odasına kadar girmeyi başarabilen ilk uzun saçlı adam o… 70 ve 80’li yılların kaldıramayacağı marjinal görüntüsüne rağmen hangi dünya görüşüne sahip olursa olsun, 7’den 77’ye herkesin sevgilisi olmuş biri… Barış Manço… Biz 80 kuşağı çocukları en çok Barış Manço şarkıları dinleyerek ve bu sıra dışı adamın televizyon programlarını izleyerek büyüdük. İstanbul’a çok az gitmişliğim vardır, çok fazla bilmem. Ama ben İstanbul’u birazcık seviyorsam, Barış Manço’nun program sonunda hep aynı ses tonuyla ve hep aynı ahenkle verdiği “Barış Manço Moda 81300 İstanbul” adresi yüzünden sevmişimdir. :) O dönemde benim yaşımda çocuklar kendi ev adreslerinden daha iyi bilirlerdi bu adresi. :) Yıllar sonra Necip Fazıl’ın “Canım İstanbul” şiirinin Eyüp öksüz, Kadıköy süslü, Moda kurumlu; adada rüzgâr uçan eteklerden sorumlu ” dizelerini Tayyip Erdoğan’dan her dinlediğimde de Barış Manço ve bu adresi veriş sahnesi canlanır gözlerimde. Barış Manço’nun Moda’sı kurumlumuymuş diye de düşünmüşlüğüm vardır. : ) 


Çocuk ve gezi programları yapardı ve herkesi bu programlara bağımlı hale getirirdi. “Adam Olacak Çocuk” programından hızlı konuşması, 10 puan 10 puan 10 puan diyerek tüm çocuklara bol keseden dağıttığı 10 puanlar, demirde bol miktarda ıspanak olduğu ve tabii ki diş fırçalamanın önemi kalmış aklımda : ) Diğerlerinden Barış elçiliği ve Türk-Japon dostluğu vs.

Celal ile Ceren Gerçekten Kötü Mü?

Çok nadir film izlerim, açıkçası pek de sevmem. “Eşimle Aramızdaki 32 Fark” postunda da bundan söz etmiştim. Üniversitede eğitimini aldığım bölümde sinema tarihi, film kuramları gibi derslerde siyah beyaz Charlie Chaplin filmlerinden saçma sapan Alman sinemasına; aklımda yer eden en iyi filmi “Potemkin Zırhlısı” ile Rus sinemasından, Atıf Yılmaz ve Kemal Sunal filmlerine kadar tonla film izleyip bunlardan sınav olduğumuz için film izlemekten bıktım ve zevk almıyorum. Sevgili Hocam Prof.Dr. Seçil Büker’i de burada saygıyla anıyorum tabii ki… : )) Ayrıca canım hocam Fatma Küçükkurt’u da anmadan olmaz. İsmini zikrettiğim film üstadı hocalarım inşallah bana gücenmezler.  ( Yaş 33 olsa da insan hala hocasından korkuyor ya :S ))


 Her karede çekim tekniklerini düşünmek, çekime eleştirel gözle bakmak ve işin kurmaca olduğunu bilmek tüm büyüyü bozuyor. Bu yüzden film izleyemiyorum. Film kültürüm o yüzden iyice sıfırın altına düştü fakat dizilerde aynı şeyler olmuyor nedense… Dizi filmlere sanat gözüyle bakmıyor muyum acaba? Her neyse… Sadede gelelim.

Aldığım duyumlara göre Recep İvedik tiplemesiyle ününe ün katan Şahan Gökbakar'ın “Celal ile Ceren” filmi dünyanın en büyük sinema portalında IMDB’de ( İnternet Film Veri Tabanı)  “en kötü film” seçilmiş. 18 Ocak’ta vizyona giren Celal ile Ceren son verilere göre 12 bin oy alarak 1. Sıraya yerleşmiş. Bu işte İnci Sözlük yazarlarının parmağı olduğu iddia ediliyor : ) Artık aralarında nasıl bir husumet varsa bilemeyiz.