deneme etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
deneme etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

22 Haziran 2013 Cumartesi

Bir Nefes için Tatile Çıkıyorum

Merhaba dostlar,

Ruhen ve fiziken dinlenmeye çok ihtiyacım vardı. Bu gece itibariyle Çeşme'ye doğru beş günlük tatile çıkıyorum Allah izin verirse... 

Bu kısa sürede, yakalandığım mide bulantısı hastalığı dahil olmak üzere, son yirmi günde yaşanan hiçbir şeyi hatırlamak istemiyorum.

Gezi Parkı, Taksim Dayanışma Platformu, Topçu Kışlası, AKM, 

kurulan çadırlar, yakılan polis arabaları, sökülen kaldırım taşları, kırılan otobüs durakları, 

Halk TV ve Ulusal Kanal'ın provokatif yayınları, CNN Türk'ün penguenleri,

12 Mayıs 2013 Pazar

Bana "Kızım" Diyemeyen Anneme...

Adı tenine sirayet etmiş nur tenli kadın…

Babamın deyimiyle kırk yedi benli, babaannemin “Annene babandan önce ben vuruldum” dediği buna rağmen hayatı boyunca kayınvalidelik görevlerini eksiksiz yerine getirdiği, çocuk yaşta çocuk sahibi olmuş, çocuklarıyla beraber babamın diğer beş kardeşini de büyütmüş, beyaz tenli, ela gözlü güzeller güzeli bir kadın benim annem…

Bana dokuz aylık hamileyken sırtında kömür taşımış canım annem… Ben doğduktan sonra kalabalık hane halkına hizmet etmekten çocuk sevgisini tadamamış, dolayısıyla bana da anne sıcaklığını tattıramamış olmasının acısını ikimiz de uzun yıllar yaşadık. “Büyüklerin yanında çocuk sevilmez” kuralını babam zaman zaman delebilse de annem; gündüz sadece emzirmek için yanıma gelip, evin bütün işlerini bitirdikten, akşam yemeğini hazırlayıp bulaşıkları yıkadıktan sonra odalarına çekildiğinde karanlıkta beni gizli gizli severmiş. Hatta bazen babam da gecenin sessizliğini çocuğunu sevip okşamak için fırsat bilirmiş.

Hafta sonları beni kırklayarak, Hacı Şakir’i kafama vura vura banyo yapar,

1 Mayıs 2013 Çarşamba

Elti, Görümce vs. Evlendikten Sonra Tanıştığımız Unvanlar... : )

Her yıl yaz mevsimi yaklaştığında “Bu yıl kaç yere altın götüreceğiz, kaç sünnet düğünü, kaç nişan, kaç düğün var, çeyrek kaç para, milletin düğünü bu yaz bize kaça patlayacak” gibi sorular sorup hesap kitap yapmayan yoktur herhalde, itiraf edin! Kendi düğünümüz, sünnetimiz varsa iyidir de büyük ikramiye gibi bir anda gelen altınları zaman içinde tekrar ait oldukları kişilere iade etmek zor gelir Türk insanına. Yeri gelmişken, acaba başka kültürlerde de altın hediye etme geleneği var mıdır? Sormak lazım. Bir Amerikalı, bir İtalyan, bir Brezilyalı amcasının oğlu evlenirken ne götürür? Saydığım ülkelerden, hatta İrlanda’dan, Uganda’dan bile takipçilerim var. Lütfen bu soruya cevap versinler. : )

Aslında meselemiz evlendikten sonra hayatımıza giren yeni aile üyeleri; sadece bizlere has olduğunu düşündüğüm ve evlenince tanıştığımız aile bireyleri unvanları… Elti, görümce, kaynana ya da diğer versiyonuyla kayınvalide, kaynata, kayınbaba, kayınpeder, bacanak, baldız, kayınço diye uzayıp giden birbirinden garip isimler… : ) Yeni jenerasyon bunlardan bihaber yetiştiği için bu konuya değinme gereği duydum. Bilmeseler ne kaybederler? Bence hiçbir şey… Özellikle genç kızlar için evliliğin en büyük handikabıdır bunlar. Erkekler için olsa da olur olmasa da… Onları pek etkilemez bu durum… Aynı şekilde dünya kültürlerinde de bacanak, baldız ve türevleri var mı, merak ediyorum. : )

Bir kız için evleneceği adamın bekâr bir erkek kardeşi olması demek, potansiyel bir eltinin varlığını müjdeler.

6 Nisan 2013 Cumartesi

Erdem'in Çantasından Çıkan Sürpriz

Benim tek tanecik, biricik bir oğlum var, biliyorsunuz. 1. sınıfa gidiyor. Zaman zaman haylazlık yapsa da her anne gibi o da benim değerlim… Bazen 1 yaşında bebek gibi davranıp beni kızdırır bazen de 40 yaşında insanın kalbinden ve dilinden dökülebilecek sözler çıkar ağzından… Bunları not ediyorum uzun zamandır, büyüdüğünde hayatın acımasızlıklarıyla tanışıp boğuşurken okuduğunda o gül yüzünde kırk gram tebessüm oluşsun diye...


Ama bu akşam karşılaştığım şey kısa bir not alarak geçiştirebileceğim bir şey değildi. Yazmak istedim. Senenin başında, okumayı öğrenecek heyecanıyla aldığımız ilk çantasını ve kalemliğini yıkamak için içini boşalttım. Defter, kalem, bozuk para cüzdanı, buruşmuş kâğıtlar, boyalar… İçinde bir şey kalmasın diye elimi son kez çantanın içine daldırdığımda parmaklarım onunla buluştu. Taşınırken Kuran-ı Kerim’leri kolilere koymam. Arabada ayrıca taşırız.  Bu küçük Kuran-ı Kerim de arabada kalmıştı. Oradan almış. Çantasına koymuş. Günlerce taşımış.

28 Şubat 2013 Perşembe

Benim İçin 28 Şubat...

28 Şubat bazılarına göre hükümet, ordu ve bürokrasi üçgeninde yaşanan bir süreç…
28 Şubat kimilerince Sincan'da tankların yürümesi sadece...
28 Şubat pek çoğuna göre postmodern bir darbe...

Benim için 28 Şubat;

Başrollerini Necmettin Erbakan, Bülent Ecevit,  Kemal Alemdaroğlu, Nazlı Ilıcak, Merve Kavakçı ve Nur Serter’in paylaştığı; bizim de figüran olarak rol aldığımız uzun metrajlı bir dram filmi demek…

25 Şubat 2013 Pazartesi

Komşuluk ve Ev Sahipleri Üzerine

Tam 8,5 yıldır evliyiz. Hâlihazırda oturduğumuz 4. evimize taşınalı 2 ay kadar oldu. Evet 8,5 yılda 4 ev değiştirdik. Annemlerle yakın oturduğumuz ilk evimizde giriş kat, altı boş ve buz gibi olduğu halde 4,5 yıl oturmak zorunda kaldık. Onlar başka bir semtten ev alıp taşınınca hemen 1 ay sonra annemlere yakın yeni, güzel bir ev bulduk ama ev sahibi 2 yıllığına kiralayabileceğimizi söyledi. Evi çok beğendiğimiz için kabul ettik ve verdiğimiz söze binaen 2 yıl sonra o evden de çıkmak zorunda kaldık. Eşimin işyerine de uzaktı zaten, ona yakın bir yerden berbat bir ev tuttuk. Ev gerçekten kötüydü ama her yere yakındı, çok merkeziydi. Ev sahibimiz de evinin özelliklerini taşıyordu. Üstelik tanıdık olmasına rağmen kazık yedik demek istemiyorum ama öyle bir şey oldu. Anlatıyım buna siz karar verin. Evin mutfak dolabı üstüme yıkılacak kadar kötüydü. Evi tutarken yaptıracağına söz verdiği halde 2 yıl sonra ancak yaptırdı. Yani ben 2 yıl o dolapları öyle korka korka kullandım. 10 gün yapımı sürdü. Lavabo yok, ocak yok, tezgah yok, dolaplar yok. Bütün tabak, çanak salonda… Bulaşık yıkayamıyorsun, yemek yapamıyorsun… 10 gün boyunca dışarıdan hazır şeyler yiyorsun. Tezgâh, duvarlar kırılıyor. Her yer toz, kireç… Bildiğiniz evin içinde inşaat… Nasıl olsa uzun süre oturacağız, çektiğimiz bu çileye değer diye hepsini sineye çekiyordum. Ta ki daha mutfak yapıldıktan 3 ay sonra pişkin pişkin evi satışa çıkardık, düşünürseniz size satalım diyene kadar : ) Beynimden vurulmuşa döndüm. İnsan insana bunu yapar mı diye günlerce düşündüm. Kasım aylarının son günleriydi sanırım… Ankara’nın en soğuk zamanları… Kışın ortası yani… Tamam, bana çık demiyor ama demese ne olacak ki? Bir defa evi almak isteyenler durmadan eve girip çıkacak. Evi alacakları için dip köşe her yerine bakacak. Diyelim ki buna katlandım. Ya evi alan kişi ben oturacağım, çıkın derse, kışın ortasında acele acele istediğim evi nereden bulurum. Bu yüzden evin satışa çıktığını öğrenir öğrenmez yeni bir kiralık ev aramaya başladık. Ama benim ev sahibime kırgınlığım ve kızgınlığım geçecek gibi değildi.

6 Şubat 2013 Çarşamba

Canım, sen niye gelmedin?



“Canım, sen niye gelmedin?” Böyle bir cümle sadece bir kişinin dudaklarından döküldüğünde canınız yanar. Bir et parçası dediğiniz kalbinizi, birisinin hamur gibi eline alıp oklavayla açtığını duyumsadığınızda çok acı çekersiniz. O hamur üçe, beşe katlandığında ve her katlamada bin defa daha hissettiğiniz azap kızgın fırında pişirildiğinde zirveye çıkar gibidir. Duymaya alıştığınız yumuşacık ses metrelerce öteden hızla atılıp saplanan bir oktur can damarınıza ve o an onun ayağının altındaki halı, soluduğu nefes, yediği yemek, yanağına düşmüş gözyaşı olmaktır dünyaya dair tek arzunuz. Bunların hayal olduğunu idrak ettiğinizde ise yere düşer düşmez eriyen kar tanesinin, göğe yükseldiğinde sonsuzlukta kaybolan toz bulutunun yerinde olmak ister, onların ne kadar da şanslı olduğunu düşünürsünüz. Size saliseler içinde bunun gibi sayısız duyguyu aynı anda yaşatabilecek tek şey, Allah’ın insana dünya nimetleri adına bahşettiği en güzel armağan olduğunu düşündüğüm, anne ve baba olma lütfuna mazhar olan herkesin tadıp bildiği evlat sevgisidir. 

Dün gece yarısından sonra saat iki civarında tehlike sireni gibi çalan telefon sesiyle uyandık.

3 Şubat 2013 Pazar

Pucca'yla Hızlı Başlayıp Hızlı Biten Aşkımız

Pucca’yı duymayan var mı? Saçma bir soru oldu aslında, sanırım bu bayandan en son haberi olan kişi benim. Geçen gece internette dolaşırken Pucca’nın bloğuna rastladım. Gece yarısı bir kadının satırlarının içinde öylesine boğuldum ki gözlerimin sızısıyla sayfalarca okuduğumu fark ettim. İşten yorgun argın gelen eşim benim Pucca’yı okurken attığım kahkahaları hissetmiyordu bile. Gözlerimden yaşlar akıyordu hem gülmekten hem de çok okumaktan. Bilgisayar ışığı gözlerimi sızlattığı için hemen Pucca’ya twitterdan mesaj attım. Acilen blogtaki yazılarını kitap haline getirmesini yoksa gözlerimin bozulacağını söyledim. İki-üç dakika içinde cevap geldi: “3. Kitap çıktı” Önce bir afalladım. Kendi kendime ne oluyor, nasıl yani gibi sorular sorarken netten biraz araştırdım kiii kız blogtaki yazılarıyla çoktan meşhur olmuş. Okan Bayülgen’in programına konuk olmuş. Ayşe Arman’a röportaj bile vermiş. Twitterda yarım milyon takipçisi var, bir o kadar da bloğunda… Milliyet’te, Hürriyet’te köşe yazıları yazıyormuş. Kendi çapında dizüstü edebiyatı diye bir edebiyat türü oluşturmuş vs. Marilyn Monroe hayranı olduğunu tahmin ediyorum, zira her postunda aktristin fotoğraflarını görmek mümkün… Sanırım uzun zaman da bu fotoğrafların arkasına saklanmış, babası arkasında durunca da gerçek kimliğiyle gün yüzüne çıkmış. Anlayacağınız sosyal medyanın kraliçesi olmuş bu bayan. Bütün bunları öğrenince o attığım twit yüzünden kulaklarıma kadar kızardım. Bir yazara “kitap yaz” diye tavsiyede bulunmak beni gerçekten utandırdı. 

1 Şubat 2013 Cuma

Barış Manço Moda 81300 İstanbul :(

Evimizin oturma odasına kadar girmeyi başarabilen ilk uzun saçlı adam o… 70 ve 80’li yılların kaldıramayacağı marjinal görüntüsüne rağmen hangi dünya görüşüne sahip olursa olsun, 7’den 77’ye herkesin sevgilisi olmuş biri… Barış Manço… Biz 80 kuşağı çocukları en çok Barış Manço şarkıları dinleyerek ve bu sıra dışı adamın televizyon programlarını izleyerek büyüdük. İstanbul’a çok az gitmişliğim vardır, çok fazla bilmem. Ama ben İstanbul’u birazcık seviyorsam, Barış Manço’nun program sonunda hep aynı ses tonuyla ve hep aynı ahenkle verdiği “Barış Manço Moda 81300 İstanbul” adresi yüzünden sevmişimdir. :) O dönemde benim yaşımda çocuklar kendi ev adreslerinden daha iyi bilirlerdi bu adresi. :) Yıllar sonra Necip Fazıl’ın “Canım İstanbul” şiirinin Eyüp öksüz, Kadıköy süslü, Moda kurumlu; adada rüzgâr uçan eteklerden sorumlu ” dizelerini Tayyip Erdoğan’dan her dinlediğimde de Barış Manço ve bu adresi veriş sahnesi canlanır gözlerimde. Barış Manço’nun Moda’sı kurumlumuymuş diye de düşünmüşlüğüm vardır. : ) 


Çocuk ve gezi programları yapardı ve herkesi bu programlara bağımlı hale getirirdi. “Adam Olacak Çocuk” programından hızlı konuşması, 10 puan 10 puan 10 puan diyerek tüm çocuklara bol keseden dağıttığı 10 puanlar, demirde bol miktarda ıspanak olduğu ve tabii ki diş fırçalamanın önemi kalmış aklımda : ) Diğerlerinden Barış elçiliği ve Türk-Japon dostluğu vs.

17 Eylül 2012 Pazartesi

Aşağılık Komplekslilerin Dayanılmaz Varlıkları


Yeryüzünden silinesi, varlığının esamesi okunmayası, kendisini yetersiz hisseden, birileri onları belli yer ve makamlara layık bulduğu halde, bulunduğu yeri hazmedemeyen, başı eğik ama burnu dik, gözleri fel fecir okuyan, insanların kendisini methetmesinden olağanüstü haz duyan aşağılık kompleksliler! Bu tür karakterlerle yaşamak ve onlarla aynı havayı teneffüs etmek o kadar zor ki… Muhatap olmayayım dersiniz ama bu kez de kale alınmadığı için ayrıca kompleks yapıp diş bilerler. Avını bekleyen vahşi hayvanat gibi en ufak bir hatanı aleyhine değerlendirme fırsatını mutlak değerlendirirler.

6 Eylül 2012 Perşembe

Detaylara takılmak...

Detay, ayrıntı, teferruat… Üçünün de manası aynı… Hangisini kullansam daha çok dikkat çekerim diye düşünmeden teferruatla başlamıştım ama kişilerin önyargıları yüzünden, bazen dilimizde aynı anlama gelen birçok kelimenin olması beni kızdırıyor. Kelimeleri bile sahiplenmişler. Detay desen şucu, teferruat desen bucu oluyorsun. Derken asıl konuşacağın meseleyi unutuyorsun. Ben hepsini kullanıyorum. Eski-yeni ayırmadan tüm sözcükler benimdir, o kadar diyerek şucu ve buculara meydan okuyorum.  Daha az önce aynı paragrafta hem “kelime”yi hem “sözcük”ü, hem “anlam”ı hem “mana”yı bir arada kullanmanın zevkini yaşıyorum ve şu anda daha konunun başında böyle bir detaya takıldığım için kendime kızıyor, dişlerimi sıkıyorum.

Bu kız sonunda sadede gelir. Teferruata takılmak hayatta en iyi becerilen şeylerden biridir. Bütün azılı problemler de bu beceri sayesinde yakalara yapışır. Uykusuzluk, asabiyet, şüphecilik,  umursamaz tavırlar, sarkastik davranışlar, olur olmaz hırçınlıklar, yersiz saplantılar, sayısız depresif haller…



5 Eylül 2012 Çarşamba

Neden derdim yok deme!

Deme! Neden derdim yok deme! Beyazlar içinde simsiyah rüyalar görürsün. Neden derdim yok dersen, saçlarını köklerinden yolup göz pınarların kuruyana kadar ağlarsın. Kurumuş yapraklar çıtırdar vücudunda, karanlık sokak köşelerinde uyanırsın uyanıkken…  Nefes alamazsın çoğu zaman, teselliyi bir saç fırçasında ararsın ya da eski bir kokuda… Korktuğun anlarda en sevdiğin tatlıyı hatırlamakta bulursun çareyi. Kendince… Seni anlamayacak bir sürü insana yakarsan da yüreğindeki denize attıkları taş bakışlarla milyonlarca damlayı yüzüne sıçratırlar.

23 Ağustos 2012 Perşembe

İletişim Fakültesi Mezunu Olmanın Zorlukları : )


Pek çoğumuzun bildiği gibi Gazetecilik, Radyo-Tv ve Sinema ile Halkla İlişkiler bölümlerini içeren İletişim Fakülteleri sözel bölümler arasında, özellikle büyük şehirlerdeki puanı en yüksek olan girilmesi güç okullardır. Ama asıl atraksiyonlar girdikten ve hatta mezun olduktan sonra başlar.  : )