“Canım, sen niye gelmedin?” Böyle bir cümle sadece bir
kişinin dudaklarından döküldüğünde canınız yanar. Bir et parçası dediğiniz
kalbinizi, birisinin hamur gibi eline alıp oklavayla açtığını duyumsadığınızda
çok acı çekersiniz. O hamur üçe, beşe katlandığında ve her katlamada bin defa
daha hissettiğiniz azap kızgın fırında pişirildiğinde zirveye çıkar gibidir. Duymaya
alıştığınız yumuşacık ses metrelerce öteden hızla atılıp saplanan bir oktur can
damarınıza ve o an onun ayağının altındaki halı, soluduğu nefes, yediği yemek,
yanağına düşmüş gözyaşı olmaktır dünyaya dair tek arzunuz. Bunların hayal
olduğunu idrak ettiğinizde ise yere düşer düşmez eriyen kar tanesinin, göğe
yükseldiğinde sonsuzlukta kaybolan toz bulutunun yerinde olmak ister, onların
ne kadar da şanslı olduğunu düşünürsünüz. Size saliseler içinde bunun gibi
sayısız duyguyu aynı anda yaşatabilecek tek şey, Allah’ın insana dünya
nimetleri adına bahşettiği en güzel armağan olduğunu düşündüğüm, anne ve baba olma lütfuna
mazhar olan herkesin tadıp bildiği evlat sevgisidir.
Dün gece yarısından sonra saat iki civarında tehlike sireni
gibi çalan telefon sesiyle uyandık.