23 Mayıs 2013 Perşembe

Çocukluğumun Siyah İnci'si...

İnci… Sislerin, bulutların arkasından görüyorum yüzünü 25 yıl sonra… Aklıma düştün İnci… Ayrancı’daki kocaman mahallemizin İnci’si… Ne zaman ne yapacağı belli olmayan, komşuların dışladığı, herkesin çekindiği, geçimsiz, hırçın, hayatını birkaç kez birileriyle birleştirmiş ama hiçbirini sürdürememiş, önceki evliliklerinden olan çocukları inci bir kolyenin taneleri gibi etrafa dağılmış, her biri başka bir şehirde, evlere temizliğe giderek ve hep yarınını düşünerek yaşayan Fatma Teyze’nin biricik, küçük kızı İnci… İlklerini benimle paylaşan, bana da ilklerimi yaşatan tek çocukluk arkadaşım… 
Bir fotoğrafımız olsaydı, bu incili kız yerine 
ne çok isterdim onu koymayı buraya... 
İki kişilik bir hayatı vardı İnci’nin… Annesi ve kendisi… İki gözlü bir odada yaşanan bir hayat… Arada bir babasını görmeye giderdi Fatma Teyze’den gizlice… Bir kere de beraber gitmiştik babasının bakkalına… İlk defa illegal bir iş yapmanın korkusu kaplamıştı küçük yüreğimi… Sekiz yaşındaydık. Babasını görmeye giden arkadaşıma suç ortaklığı yapmıştım. Ya Fatma Teyze duysaydı. Küfür ederek kovalardı İnci’yi mahallemizin taşlı, tozlu, küllü yollarında… Sahi küfrü de ömrümde ilk defa İnci’nin annesinden duymuştum. 

Ne kadar kızsa da bağırıp çağırsa da kızını çok sevdiğini yıllar sonra anladım Fatma Teyze’nin. Biriktirdiği acılar, nefreti, hayata olan kızgınlığı onu bu hale getirmişti. Hem nasıl sevmesindi? Hayattaki tek varlığı iri, siyah gözlü, düz, siyah saçlı, güzel gözlü kızıydı. Toprak zeminin üzerine halısını serip oturan Fatma Teyze ihtiyar bir kadın olmasına rağmen,  ellerinin nasırlarına aldırmadan Hoşdere Caddesi’ndeki zengin evlerinin halısının altındaki parkeleri, mermer merdivenleri silmeye gider, İnci için 80'lerin zor günlerinde gecesini gündüzüne katarak çalışırdı. 


Fatma Teyze’nin işten geç geleceği akşamları iple çekerdim. Çünkü o büyük mahallede İnci’nin annesini bizden başka bekleyebileceği, annesinin de kızını bizden başka emanet edebileceği bir ev daha yoktu. Dedim ya dışlanmıştı anne kız… Bunun bir başka nedeni de mezhep farkı, lafı dolandırmak saçma, alevi olmalarıydı. Benim melek annem merhametinden, yüreğinden taşan insan sevgisinden ve benim için dünyanın en cesur, en adil ve en sevgi dolu adamı babam kimseye kulak asmadan bu iki kişilik aileye kucak açmışlardı. Üstelik o yıllarda annem ve babamın yaşları Fatma Teyze’ye komşu olmak için çok küçüktü. Annem 24, babam 31, Fatma Teyze belki 50 yaşına yakındı. Babam insan sevgisini ve mazlumun yanında olmayı, Allah’ın yarattığı tüm insanları rengine, ırkına, mezhebine, dinine, diline göre ayırmadan sevmeyi, kötülüğe karşı dahi iyilikle cevap vermeyi, sahip olduğum birçok erdemi sözler ve nasihatlerden çok, bu ve buna benzer davranışlarıyla öğretmişti bana… 

Kimseyle hiçbir sırrını, hiçbir gerçeğini paylaşmayan bu mutsuz kadın, gece yarısı İnci’yi almaya geldiğinde annemin ve babamın sıcacık yüzünü görünce dayanamaz, tüm zincirlerini kırar, saate aldırmadan bizimkilerle sohbet ederdi. Böyle geceler, beraber oyun oynamak için bir kız kardeşim olmadığından bana bayram gibi gelirdi. 

Saatlerce oyun oynardık İnci’nin bir oda dolusu oyuncağıyla… Annesi ona oyuncak alamıyordu, evet ama mahallede en çok oyuncağa sahip olan çocuk İnci’ydi. Fatma Teyze’nin temizliğe gittiği evin hanımları burjuva çocuklarının oynamaktan sıkıldığı oyuncaklarını İnci’ye gönderirlerdi. Çeşit çeşit, renk renk oyuncak bebekleri olan İnci’yle anlaşamadığımız tek nokta da buydu. O hep bebeklerle evcilik oynamak ister, evcilik oynarken yaşadığı sıkıntıları unutmak için ütopik hayaller kurardı. Evcilik oynarken İnci’nin hayal dünyasına sıkışmış gibi hissederdim kendimi… Anne olup oyuncak bebeklere elbise dikmek benim için dünyanın en anlamsız oyunuydu. Koca koca kömür gözleri parlayarak bir kucak dolusu bebek ve oyuncakla yanıma gelip oyunu kurduktan sonra, her defasında  “Ben evcilik oynamak istemiyorum” diye oyunu bozduğumda aslında İnci’nin hayallerini bozduğumu bilemezdim. Ben de çocuktum. Ayrıca benim hiç bebeğim olmamıştı. Beni sevgiyle dopdolu büyüten babam bazı büyüklerinin inançları ve dayatması yüzünden bana hiç bebek almadı. Evimize yemeğe gelen babamın arkadaşının bana hediye aldığı naylon bir bebeği elime aldığım ilk akşam amcam sobaya atmıştı. Belki de bebeklerle nasıl oynanacağını bilmediğim için evciliği sevmiyordum. Büyüdüğüm zaman da evlenmek, anne olmak, temizlik yapmak, yemek yapmak bana hep uzak geldi. Olgunlaşınca anlıyor insan, sonra yaşananların önceki nedenlerini…  17 yaşındayken “Üniversiteyi kazanırsan sana ne alayım?”  diye soran anneme tek kelimeyle cevap vermiştim. “Oyuncak bebek!” Şaşırdı, gözleri doldu her zamanki gibi ama ağlamadı. “Nasıl?” dedi sadece… “İnci’nin sarı saçlı Barbie bebekleri vardı ya, ondan” dedim. Üniversiteyi kazandıktan sonra çarşıya çıktık, bebek almaya… Annemin de içinde kızını bebeklerle oynarken görememenin eksikliği vardı, çok belliydi. Benim boyum kadar bir bebek gördük. “Sen artık büyüdün, Barbie küçük gelir. Bu tam senin boyunda, bundan alacağım” diye tutturdu. “Anneciğim, saçmalama, bunu nerede saklarım, biri görse ne cevap veririm” diye bu kez ben utanarak ne o kocaman bebeği ne de Barbie bebeği aldırdım. Mavi renk tutkunuydum, mavi bir saat alarak beni mutlu etmeyi yine başardı annem… Hala kullanıyorum o saati… En son Erdem dünyaya geldiğinde gözlerini gözlerime dikerek “Oyuncak bebeğin olmadı ama bak gerçek bebeğin kucağında” diye de beni güldürmüştü nur tenlim…

Çocukluğumdan kendi bebeğimin doğumuna nasıl bir hızla geçtiğimi anlamadım. İnci uyumluydu. Ben ip atlamaya bayılırdım. 7-8 saat İnci’yle aralıksız ip atladığımızı hatırlıyorum. Bir defasında bize ip atlamak için gelirken ince çorap giymiş İnci… O yıllarda bir çocuk ten çorap dediğimiz ince çorapları giymezdi. Ancak genç kızlar giyerdi, aslında hala öyle… Annesinin topuklu ayakkabısına özenen çocuklar gibi ben de İnci’nin ince çorabına çok özenmiştim. Nefes nefese İncilere gidip aynı çorabın başka renginden ben de giydim. “Başkalarının çorabı giyilmez” diye annem beni o çorabı giydiğime günlerce pişman etti tabii. Olsun, ilk ince çorabımı da İnci’yle giymiştim. 

İlkokul yıllarımda babamın ebahçeli, havuzlu, kümesli çiftlik evi benzeri ev hayalleri vardı. Belki de en büyük hayaliydi bu... Evin planını bazen kendisi bir kâğıda çizer, bazen de mimar arkadaşına çizdirir, akşam gelip şurası senin, burası kardeşinin odası, burası salon, burası benim çalışma odam diye bize anlatırdı. Bir süre sonra sıradan ama güzel bir apartman dairesi alıp Ayrancı’dan Dikmen’e taşınacağımızı söyledi. Bu kısa mesafe çocuk yaşımda bana başka bir şehre gidiyormuşuz gibi gelmişti. Babamın bu sözünden sonra eşyaları toparlayıp taşındığımız güne kadar İnci’yi hiç görmedim. Son hatırladığım tıpkı filmlerdeki gibi bir sahne… Tüm eşyalar kamyona istif edilmişti, içimden İnci’ye hoşçakal diyemeden, ona sarılamadan gidiyorum, diye düşünüyordum. Kalbimin İnci’nin gözleri kadar bir parçası kırılıp oracığa, hemen ayağımın dibine düşmüştü sanki… Bunları düşünerek tam kamyona binecekken İnci ve birkaç komşumuz geldi. Kemiklerimiz birbirine geçercesine sarıldık. “Bir daha hiç gelmeyecek misin?” dedi. Bilmiyorum, dedim ağlamaklı… Ayrıldık…

Bir daha hiç gitmedim. Bir daha onu hiç görmedim. Rüyalarım hariç… Bir daha hiç sesini duymadım. Hep merak ettim. Nasıl büyüdü, annesi yaşlıydı, hala yaşıyor mu? Ortaokulda, lisede nasıl bir genç kızdı? Üniversite okudu mu, nerede, hangi bölümdeydi? Evlendi mi? Çocukluğunda ip atlamayı çok seven bir arkadaşı olduğunu, beni hatırlıyor mu? O benim aklıma geldiğinde kalbimdeki tarifi zor sızıyı o da duyuyor mu,  gözlerinden benimkiler gibi yaşlar süzülüyor mu? Hepsini merak ettim. Keşke bıraktığım yerde olsaydın. Neredesin İnci?



Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Yukarıdaki yazıyla ilgili yorumunuzu alayım : )